- Beş soruda güzel ahlak
Güzel ahlakın ne olduğuyla başlayalım isterseniz. Güleryüzlülük ve cömertlik ya da öfkeyi kontrol etmek ve insanların meşakkatine tahammül gibi bir çok tarif getirilmiş güzel ahlaka. Siz ne olarak görüyorsunuz güzel ahlakı?
İmamı Gazali ve İbn Kudame rahmetullahi aleyhima, Hasan el-Basri, Abdullah İbn Mübarek ve İshak bin Rahuveyh gibi ustalardan güzel ahlakın ne olduğuna dair çeşitli sözler naklettikten sonra, güzel ahlakı tarif sadedinde söylenen bütün bu sözlerin güzel ahlâkın kendisini değil de semerelerini anlattığını söylerler. O halde güzel ahlakın hakikatinden perdeyi kaldırmak, çeşitli sözleri nakletmekten daha evlâdır. Buradaki hassas nokta şudur: Güzel ahlakı takvanın ayrılmaz bir parçası olarak görmeliyiz. Ebu Zerr ve Muaz bin Cebel hadisinde Peygamberimiz Aleyhisselam takvanın hemen peşine “insanlara güzel ahlakla muamele et” buyurur. (Tirmizi) İbn Recep el-Hanbelî’nin de dikkat çektiği üzere, burada güzek ahlakın takva ile birlikte ayrıca zikredilmesi, takvanın sadece Allah Teâlâ ile güçlü münasebet kurmak olduğu şeklindeki yaygın kanaati yıkmak içindir. Anlıyoruz ki, takva güzel ahlaksız bütünlüğe kavuşamaz. Bunun dışında ayeti kerime de insanlara güzel ahlakla muamele etmeyi takvanın ilk özelliği olarak beyan buyurur: “… (Sözkonusu cennet) takva sahiplerine hazırlanmıştır. Ki onlar bollukta ve darlıkta mallarından ihtiyaç sahiplerine verirler, öfkelerini dizginlerler ve insanların kusurlarını bağışlarlar.” (Âli İmrân, 133-134) Dikkat edin, insanlara karşı sergileyeceğimiz bu güzel hasletler, bir sonraki ayette Allah’a karşı dileyeceğimiz tövbe ve istiğfardan öne alınmıştır. Bir önceki noktaya dönecek olursak, güzel ahlakın hakikatinden perdeyi kaldırmak için elbette en güzel ahlak timsali Efendimiz Aleyhisselamın bir hadisine kulak vermek yeterlidir: “Dünya ve ahiret ehlinin en değerli ahlaki vasıflarını size söyleyeyim mi? Seninle ilişkiyi kesen akrabanla münasebeti sürdüreceksin, seni mahrum bırakana sen vereceksin, sana zulmedeni affedeceksin.” (Taberani; benzer ifadelerle Ahmed bin Hanbel ve Hâkim)
İslam’ın eşittir güzel ahlak olduğu gerçeğinden hareket edersek, bir Müslümanla kafiri ayıran temel ahlaki farklar nelerdir? İslam ahlakıyla küfür ahlakı nerede birbirinden ayrılır?
İslam’ın emretmiş olduğu bütün şeylerin bir ahlak, bir de ahkam boyutu vardır. Ahkamıyla onun ideal seviyede uygulanırlığı, yani dış görünüş biçimi, formülasyonu hedeflenir. Ahlakıyla ise onun emrediliş gayesine, fıtri yapısına, yani ruhuna uygunluğu amaçlanır. Çünkü bir şeyin ahlakı o şeyin ruhudur. Ruh olmadığında ceset nasıl kokar ve tefessüh ederse, ahlak olmadığında bir şey dış görünüş itibarı ile yerine getirilmiş olsa bile kokuşmaya mahkumdur. Soruya gelecek olursak, imanın ve İslam’ın Allah’a ve meleklere inanmak, namaz kılmak, zekat vermek gibi zahiri şartları vardır. Bir de bu şartlarların ahlakı vardır. Elbette bir şeyin ahlakı o şeyden önce gelir. İnfakın ahlakı infaktan, orucun ahlakı oruçtan, kazanmanın ahlakı ticaretten önce gelir. Bundan dolayı Kuran-ı Kerim bu zikredilen şeylerin, mesela infakın kendisinden çok ahlakından bahsetmiştir. Bu doğrultuda söyleyecek olursak, Müslümanı kafirden ayıran temel fark, İslam’ın emrettiği hususları ahlakı göz önünde bulundurarak yerine getirmesidir. Bu durumda ayrıca ayırt edici bir ahlaki farklılıklara gerek kalmamış olur. Aksi taktirde, Müslüman mesela başa kakarak infak, gösteriş yaparak ibadet ve kapitalist mantıkla ticaret yaparsa ahkam itibarıyla, yani hukuken Müslüman, fakat ahlaken kafir olmuş olur.
Çağdaş dünyanın siyasi, ekonomik ve kültürel bir çok açıdan çözüldüğünü, aslında tüm bunların ahlaki bozulmadan kaynaklandığını biliyoruz. Peki ya ahlaki çözülme nerede başlıyor söyler misiniz?
Ahlaki çözülmeye biri diğerinin neticesi olan şu iki şey sebep olmuştur: Biri dünyevileşme, diğeri ise taklit. Efendimiz Aleyhisselamın “dünya sevgisi bütün hataların başıdır” dediği rivayet olunur. (Beyhaki, Şuabü’l-iman, mürsel) Müslümanlar İslam’ın hemen her emrettiği hususta ahiret vurgusuna rağmen mübahlar dairesinin alabildiğine geniş olmasının, onlar için bir fitne -veya Kuran’ın ifadesiyle oyun ve oyuncak- olduğunu unutarak dünyevileşmekten geri durmadılar. Bu ehli dünyayı hayatın bütün alanlarında taklit etmeyi intaç etti. Taklit ile Müslümanlar şahsiyetsizleşti. Kimlik ve kişilik krizi yaşamaya başladı. Bu kriz kalplerdeki peygamber sevgisinin yok olmasına sebep oldu. Bundan dolayı tadını, lezzetini almadığımız bir imana sebep olduk. Çünkü Efendimiz Aleyhisselam yaklaşık bir ifadeyle, Allah ve Resülü’nü başka her şeyden daha çok seven imanın tadını alır, buyuruyor. (Müslim) İmanda bulamadığımız tadı dünyada aramaya başladık. Bu da arkasından birer birer ahlaksızlaşmayı getirdi. Dünya sevgisi ve beraberinde doğurduğu hırs ve maddi refah düşkünlüğü bütün ahlaksızlıkların, bütün çözülmelerin ortak adıdır. Bundan sebep birçok açıdan düştüğümüz içler acısı duruma 14 asır evvelinden Efendimiz Aleyhisselam şöyle dikkat çekmiştir: “Allah’a yemin olsun ki, fakirlik değil sizin için korktuğum. Korkuyorum ki, tıpkı sizden önceki topluluklara olduğu gibi size de dünya sunulacak. Sonra onlar nasıl dünya için yarışa, rekabete giriştiyse siz de aynı dünyevi rekabete girişeceksiniz. Sonunda onlar nasıl helak oldularsa siz de öyle helak olup gideceksiniz.” (Buhari ve Müslim) Daha da çarpıcı olanı, mal ve şeref gibi maddi hırsların dine yaptığı tahribatın boyutudur. Bu tür kimselerin toplumun din algısına, manevi iklimine ne kadar zarar vereceğini yine Söz Sultanı şöyle beyan eder: “Bir sürüye saldıran iki aç kurt o sürüye, mal ve şeref düşkünü bir adamın dine verdiği hasar kadar hasar veremez.” (Tirmizi, Ahmed bin Hanbel)
Teknoloji ve ahlak nasıl bir ilişki içindedir sizce? Sınırsız teknolojik üretime ve bilimsel keşife karşın nasıl bir toplumsal ilerleme ahlakını esas almalıyız?
Teknoloji ve ahlakı iki ayrı başlık gibi takdim etmeniz sorunlu. Bu şekilde siz zaten teknolojik gelişimin asla ahlaki olamayacağını veya ahlakı koruyarak teknolojik ilerleme kaydedilemeyeceğini söylemiş oluyorsunuz. Sonuçta İslam ve bilim, İslam ve sanat ya da burada olduğu gibi teknoloji ve ahlak yerine sadece bizim için ideal olan tek kavramı kullanmalıyız. Bu açıdan baktığımızda sorunun ikinci kısmı da kısmen cevaba kavuşur. İslam herhangi bir toplumsal ilerleme ahlakını doğrudan hedeflemez. İslam’ın hedeflediği dini ilerlemedir; hayatın her aşamasında tevhidin kalplerde kök salmasıdır. Bu şekilde hem toplumsal ilerleme yolunda olası tavizlerin önü alınmış hem de kişiler toplumsal refah dönemine kavuşana dek gerekli imani sınavı vermiş olurlar. Başka bir deyişle, biz dini yaşamayı hedefleriz; din bize dünyayı, toplumsal ilerlemeyi kazandırır. Bu aynı zamanda bir çok İslami kırılmanın temelindeki arızayı da farketmemizi sağlar. Evet, bizim için iktidar bize ilahi bir lütuftur, bizim başarımız değildir. Bu gerçeği ancak uğrunda her şeyi, hatta toplumsal gerilemeyi göze aldığımız İslami dava sınavını başarıyla geçtikten sonra anlarız. İslam’ın toplumsal ilerleme yerine ikame ettiği şey, tebliğle başlayan ve fetihle, yani cihatla sona eren İslamlaştırma faaliyetidir. Esas almamız gereken bu dini gayrettir, yoksa herhangi bir toplumsal veya bölgesel itici güç değildir.
Son olarak, sağlığımız için diyet programına girdiğimiz gibi, ahlakımız için nasıl bir diyete girmeliyiz?
Evet, ifade ettiğiniz gibi ahlaki eğitim tıpkı fiziki varlığımız, yani vücudumuzun gelişimi ve eğitimi gibi olacaktır. Çünkü insan yaratılış itibarıyla özünde fizik ve metafiziği mündemiç iki boyutlu bir varlıktır. Maddi varlığımızın alışkanlık ve ihtiyaçları genel olarak bize metafizik yanımızın da terbiyesi noktasında önemli ipuçları verecektir. Orijinal ifadesiyle riyazeti nefs veya tehzibi ahlak dediğimiz ahlak diyeti, konuyla detaylı şekilde ilgilenen İmam Gazali ve İbn Kudâme el-Makdisi’nin tesbitleriyle fiziksel tedavide olduğu gibi zıtların ikamesiyle mümkün olacaktır. Buna göre mesela, ateş nöbetine tutulan insana nasıl soğuk şok tedavisi uygulanıyorsa, cimrilik hastalığına da cömertlik tedavisini uygulamalıyız. Her ruhi ve ahlaki hastalık, karşıt iyisiyle tedavi edilmelidir. Cehaletimizi ilimle, kibri tevazuyla, iştahı zevkten geri durmayla iyileştirebiliriz. Bedene uygulanan tedavi sürecinde uzun süre sebat etmek ve ilacın acılığına dayanmak nasıl esassa, ahlaki tedavide de kısa vadede sonuç beklememeli ve diyet programının zorluğuna dayanmalıyız. O zaman geriye sorulması gereken tek soru kalır: “Nefsimizin ayıplarını, yani kötü huylarımızı nasıl tesbit edeceğiz ki onların tedavisine başlayalım?” İnsanın ayıbını bilmesi, vücuttaki hastalığın teşhisi demek olduğuna göre, daima ruhi zaaflarımıza, ahlaki kötülüklerimize karşı bizi uyaran sinyallerin olması kaçınılmazdır. Alimlerimiz başlıca dört yolu olduğunu kaydederler: Bir mürşidin, bir ilim ve hikmet ehlinin önüne diz çökmek, kendisine ayıplarını söyleyip doğrulara yöneltecek sadık bir arkadaş edinmek, düşmanların dilinden kusurlarını öğrenmek ve insanların arasına karışmak. Karşılaştığı insanlardaki her kötü huydan kaçınması bu şekilde mümkün olacaktır. Çünkü mümin müminin aynasıdır. Gerçekten de ahlak diyetinde bize sorunların sinyalini verecek bu dört yolu dikkate almalı, her birinden kötü ahlakımızı tedavi noktasında yardım almalıyız.